AKŞEMSEDDÎN
AKŞEMSEDDÎN
(ö. 863/1459)
Fâtih’in hocası, mutasavvıf, âlim-tabip ve şair.
İstanbul’un manevî fâtihi ve büyük
velî. İsmi Muhammed bin Hamza olup, lakabı Akşeyh’dir. Evliyânın büyüklerinden
Şihâbüddîn Sühreverdî’nin neslinden olup, nesebi hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk”a
ulaşır. Hacı Bayram-ı Velî’nin, ona; “Beyaz (ak) bir insan olan Zeyd’den, insan
cinsinin karanlıklarını söküp atmakta güçlük çekmedim” demesi sebebiyle,
Akşemseddîn lakabı verilmiştir. Riyazet sebebiyle benzinin solması,
saçının-sakalının ağarması ve ak elbiseler giymesinden dolayı Akşemseddîn
denildiği de rivayet edilmiştir. 1390 senesinde Şam’da doğdu.
Akşemseddîn, küçük yaşta Kur’ân-ı
kerîmi ezberledi. Yedi yaşında babası ile Anadolu’ya gelip, Amasya’nın Kavak
nahiyesine yerleşti. Velî ve büyük bir âlim olan babası vefât edince, tahsîllne
devam ederek genç yaşta zamanın naklî ve aklî ilimlerini tahsil etti.
Zekî ve kabiliyetli bir zât olan
Akşemseddîn, akranlarından daha üstün derecelere kavuştu, ilim tahsîlini
tamamladıktan sonra, Osmancık’da müderris oldu. Günün belli saatlerinde ders
veriyor, diğer zamanlarında nefsinin terbiyesi ile meşgul oluyor ve takva üzere
bulunuyordu. Yüksek ahlâk sahibi idi. Bulunduğu yerde hâllerini bilenler ona,
zamanın büyük velîsi Hacı Bayram-ı Velî hazretlerine gitmesini tavsiye ettiler.
Ankara’ya giderek Hacı Bayram-ı Velî ile görüştü ise de talebesi olamadı. 1436
senesinde meşhûr velî Şeyh Zeynüddîn’e talebe olmak için Haleb’e giderken,
yolculukta gördüğü rüya üzerine Hacı Bayram-ı Velî’nin yanına gitmek üzere geri
döndü. Ankara’ya varınca, tarlada bulunan Hacı Bayram-ı Velî’nin yanına gitti
ise de iltifat görmedi. Hacı Bayram-ı Velî, bir süre sonra talebeleriyle yemek
yemeğe başladı. Akşemseddîn, yemek sırasında, köpeklerin önüne konan yemekten
yiyince, Hacı Bayram-ı Velî onun bu tevâzuuna dayanamayarak; “Köse! Kalbimize
girdin, gel yanıma” diyerek iltifatta bulundu. Akşemseddîn buna çok sevinerek,
kendini onun irfân meclisine verdi. Tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi
ve Hacı Bayram-ı Velî’den icâzet (diploma) aldı.
Akşemseddîn, aynı zamanda tıb
ilminde de kendini yetiştirdi. Bilhassa bulaşıcı hastalıklar üzerinde çalıştı.
Bu konuda yaptığı araştırmalar sonunda; “Hastalıkların insanlarda birer birer
ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar, insandan insana bulaşmak
suretiyle geçer. Bu bulaşma, gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı
tohumlar vâsıtası ile olur” kanâatına vardı. Aynı zamanda hekim olan
Akşemseddîn, bundan beş yüz sene önce mikrobun tarifini yapmış, her türlü
hastalığı, gözle görülemeyecek kadar küçük canlıların yaptığını, Pasteur’ün,
teknik âletler sayesinde, Akşemseddîn’den dört asır sonra varabildiği neticeyi
dünyâda ilk defa haber vermiştir. Akşemseddîn, aynı zamanda ilk kanser
araştırmacılarındandır. O devirde Seratan denilen bu hastalıkla çok uğraşmış ve
sadrâzam Çandarlı Halîl Paşa’nın oğlu kazasker Süleymân Çelebi’yi tedâvî
etmiştir. Ayrıca hangi hastalıkların, hangi otlardan hazırlanan ilâçlarla tedâvî
edileceğini çok iyi bilirdi.
Akşemseddîn, bir çok talebe
yetiştirmiştir. Bunlar arasında, zahirî ve bâtınî ilimleri bilen yedi oğlu da
vardı. Oğulları; Muhammed Sa’dullah, Muhammed Fazlullah, Muhammed Nûrullah,
Muhammed Emrullah, Muhammed Nasrullah, Muhammed Mîr’ul-Hudâ ve Muhammed
Hamîdullah’dır. Halîfeleri ise; Muhammed Fazlullah, Harizat-üş-Şâmî Mısırlıoğlu,
Abdurrahîm Karahisârî, Muslihuddîn İskilîbî ve İbrâhim Tennûrî’dir.
Osmanlı sultânı ikinci Murâd Han,
Hacı Bayram-ı Velîyi son derece sever ve Edirne’ye geldiğinde sık sık
sohbetlerinde bulunurdu. Ona bir gün İstanbul’un fethi hakkında soru sorunca,
Bayram-ı Velî; “Allahü teâlâ ömrünüzü ve devletinizi ziyâde etsin. Yalnız,
İstanbul’un alındığını ne sen ne de ben görebileceğiz” dedi. Sonra, bir köşede
oynayan Şehzâde Mehmed (Fâtih) ile hizmet için kapı eşiğinde bekleyen
Akşemseddîn’i göstererek; “Ama şu çocukla, bizim köse görürler” buyurdu. Sultan
Mehmed Han, muhteşem ordusu ile İstanbul’u fethe çıktığında, Akşemseddîn,
Akbıyık Sultan, Molla Fenârî, Molla Gürânî, Şeyh Sinân gibi meşhur âlim ve
velîler, talebeleriyle birlikte orduya katılmışlardı. Orduya ayrı bir şevk ve
azim veriyorlardı. Akşemseddîn, fetih sırasında Sultân’a gerekli tavsiyelerde
bulunarak yeni müjdeler veriyordu. Sultân’ın isteği üzerine ve Allahü teâlânın
izni ile fethin ne gün olacağını bildiren Akşemseddîn, Sultan şehre girerken
yanında yer aldı. Fetih ordusu İstanbul’a girdikten sonra, İslâmiyet’in harb ile
ilgili hukukunun gözetilmesini genç pâdişâha tekrar hatırlattı ve buna göre
hareket edilmesini bildirdi. Sultân’ın, Eshâb-ı kiramdan Eyyûb-i Ensârî’nin
kabrinin bulunduğu yeri sorması üzerine, Akşemseddîn; “Şu karşı yakadaki tepenin
eteğinde bir nûr görüyorum. Orada olmalıdır” cevâbını verdi. Ertesi gün orası
kazıldı ve kabri ortaya çıktı (Bkz. İstanbul’un Fethi).
Akşemseddîn, İstanbul’un fethinden
sonra Göyük’e yerleşti ve vefâtına kadar orada kaldı. Göynük’e yerleştikten
sonra, bir taraftan âhiret hazırlığı yapıyor, diğer taraftan da küçük oğlu
Hamîdullah’ın ilim ve terbiyesi ile meşgul oluyordu. “Bu küçük oğlum, yetim,
zelîl kalır; yoksa, bu zahmeti çok dünyâdan göçerdim” derdi. Bir gün hanımı dedi
ki: “Göçerdim dersin yine göçmezsin.” Bunun üzerine; “Göçeyim” deyip mescide
girdi. Akrabasını ve evlâdını topladı, vasiyyetini yaptı, helâllaşıp veda
eyledi. Yâsîn-i şerîfi okumaya başladı. Sünnet üzere yatıp, temiz ruhunu teslim
etti (1460). Göynük’teki târihî Süleymân Paşa Câmii’nin bahçesine defnedildi.
Daha sonra oğullarının kabri ile beraber bir türbe içine alındı.
Akşemseddîn’in yazdığ eserler
şunlardır: 1- Risâlet-ün-nûriyye: Arabca olan eser, tasavvufa
ve tasavvuf ehline dil uzatanlara cevap mahiyetindedir. Kardeşi Hacı Ali
tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. Bu eserde tasavvuf ehlinin, sûfîlerin
hâllerini açık bir dil ile anlatıp, onları suçlayıcı sözlere ayrı ayrı cevap
mâhiyetinde gayet güzel îzâhlarda bulunmuştur. 2- Defü
metâin, 3- Risâle-i Zikrullah, 4- Risâle-i Şerh-i
Ahvâl-i Hacı Bayram-ı Velî, 5- Makâmât-ı
evliyâ, 6- Maddet-ül-hayât, 7- Nasîhatnâme-i
Akşemseddîn.
NAMAZIMI, AKŞEMSEDDÎN KILDIRSIN!.
Şeyh Mısırlıoğlu Abdürrahîm şöyle
anlatır: “İstanbul fetholunmadan önce, hocam Akşemseddîn ile Edirne’ye
gitmiştik. Sultan Murâd Han’ın kazaskeri Süleymân Çelebi hasta idi. Bizi saraya
davet ettiler. Sultân’ın tabibleri, Süleymân Çelebi’nin etrafında, ona ilâç
vermekle meşgul idiler. Hocam tabiblere; “Bunun hastalığı nedir?” diye sordu.
Onlar; “Şu hastalıktır” diye cevap verdiler. Hocam; “Buna “Sersam” ilâcı yapmak
lâzımdır” buyurdu. tabibler; “Bunun hastalığı o değildir. Sen yine de ilâcını
ver” dediler. Ben tabiblerin öyle demelerine hayret ettim. Çünkü, ben hocamın,
hastanın hâline tam vâkıf olmadığını zannetmiştim. Hocam, divitle kalem istedi.
Onları getirince, reçete yazdı. İstediklerini getirdiler. Onlardan bir ilâç
yaptı ve Süleymân Çelebi’ye verdi. Aradan kısa bir zaman geçmişti ki, Süleymân
Çelebi’de sıhhat alâmetleri belirdi, iyi oldu.”
Akşemseddin’in hocası Hacı Bayram-ı
Velî’nin vefâtı yaklaştığı sırada, talebelerine; “Benim namazımı Akşemseddîn
kıldırsın ve cenazemi yıkasın. Benim bu vasiyetimi ona iletirsiniz” dedi. Hacı
Bayram-ı Velî vefât ettiği zaman, Akşemseddîn orada değildi. Nerede olduğunu da
kimse bilmiyordu. Talebeler ve Hacı Bayram-ı Velî’nin yakınları, merak ve hayret
içinde kaldılar. Bâzı kimseler; “Hacı Bayram-ı Velî’nin bu sözü, ölüm hâlinde
söylenen sözlerdendir. Buna pek itibâr edilmez” dediler. Kararsız bir hâlde
idiler. O esnada; “Akşemseddîn geliyor” diye bir ses işittiler. Halk,
Akşemseddîn’i karşılamaya çıktı. Durumu anlattılar. O da vasiyyet üzerine namazı
kıldırdıktan sonra, Hacı Bayram-ı Velî’nin cenazesini defnetti. İşler bittikten
sonra da Hacı Bayram-ı Velî’nin borcunu sordu. Doksan bin akçe olduğu ortaya
çıktı. Akşemseddîn hazretleri, bu borcun otuz bin akçesini kendi üzerine aldı.
Kalan borcu da Hacı Bayram-ı Veli’nin diğer yakınları ve dostları üzerlerine
aldılar. Akşemseddîn, üzerine aldığı otuz bin akçenin yirmi dokuz binini ödedi.
Geriye bin akçe kaldı. Alacaklı, Akşemseddîn’e gelerek borcunu vermesini istedi.
Akşemseddîn ona; “Birkaç gün müsâde et” dediyse de, bir faydası olmadı. O kimse
sert bir lisanla alacağını istedi. Akşemseddîn, o kimseyi içeri davet etti. Evin
önünde bir bahçe vardı. O kimseye; “Bahçeye gir, alacağın bin akçeyi al.
Fazlasını alma” dedi.
O kimse, bundan sonraki durumunu
şöyle anlatıyor: “Bahçeye girdim. Bahçenin içinde yassı yapraklı bir ot vardı.
Her yaprağın Üzerinde bir akçe vardı. O otta o kadar çok yaprak vardı ki,
sayısını ancak Allahü teâlâ bilir. Onun yapraklarından bin akçe topladım. Fakat
yaprakların üzerinden hiç bir akçenin eksilmemiş olduğunu gördüm. O bahçenin içi
akçe ile doluydu. Bu hâli görünce, hayret içinde kaldım. Dışarı çıkıp, o bin
akçeyi Akşemseddîn’in önüne koydum. “Bu akçeleri size bağışladım” dedim,
yalvardım ve özür diledim. Fakat Şeyh, o bin akçeyi kabûl
etmedi.”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi; sh.
240
2) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-9, sh.
271
3) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-1, sh.
265
4) Nefehât-ül-üns Tercümesi; sh.
684
5) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh.
12
6) Menâkıb-i Aksemseddîn (Enîsî, Üniversite
Kütüphânesi, T.Y. 6458)
7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
983
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-11, sh.
251
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 158
10) Fâtih’in Hocası
Aksemseddîn (A. İhsan Yurt, İstanbul-1972)




Yorumlar
Yorum Gönder