ABDÜLVEHHÂB-I ŞA’RÂNÎ
ABDÜLVEHHÂB-I ŞA’RÂNÎ
Ebü’l-Mevâhib (Ebû Abdirrahmân) Abdülvehhâb b. Ahmed b. Alî eş-Şa‘rânî el-Mısrî (ö. 973/1565)
Mısırlı âlim ve sûfî.
Osmanlılar zamanında Mısır’da
yetişen ulemâ ve evliyânın en büyüklerinden. İmâm-ı Şa’rânî ve Kutb-i Şa’rânî
lakabıyla meşhur olup, Aliyy-ül-Havvâs’ın talebesidir. Nesebi; Abdülvehhâb bin
Ahmed bin Ali bin Ahmed bin Muhammed bin Zerka bin Mûsâ bin Sultan Ahmed
Tilmsânî Ensâri’dir. Mısır’ın Kalkaşend kasabasında, 1493 (H. 898)’de doğdu.
Nesebi, silsile hâlinde Peygamber efendimize ulaşır. Dedesi, Tilmsân sultânı
idi. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. Hadîs-i şerifler
üzerinde çok çalışarak, hadîs âlimi, aynı zamanda Aliyy-ül-Havvâs hazretlerinden
tasavvufu öğrenerek, büyük velîlerden oldu. Pek çok kerâmetleri görüldü. Üç
yüzden ziyâde eser yazdı. Zamanının kutbu olduğu bildirildi. 1565 (H. 973)’de
Mısır’da vefât etti. Zahirî ve bâtını ilimlerde çok yüksek derecelere ulaştı.
Kendisinden önceki İslâm âlimlerinin yazdıkları kıymetli kitapların hepsini
okudu. Bunlardan bâzısını defalarca okuduğu gibi bir kısmını da ezberledi.
Abdülvehhâb’ı, babası küçük yaşında
ilim tahsiline verdi. Henüz yedi yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Sekiz
yaşında geceleri teheccüd namazlarını hiç terk etmez oldu. Bir işe başlayınca,
en ince ayrıntılarına kadar iner ve eksiksiz yapardı. Çalışkanlığı ve anlayışı
ile hocalarının kısa zamanda gönüllerini fethederdi. Hocalarından okuduğu
kitapları kolayca ezberlerdi. Genç yaşında, hadîs ve fıkıh ilimlerinde üstâd
oldu. Tasavvuf yolunda çalışarak, pek çok velînin feyz ve teveccühlerine
kavuştu. Bunlardan en başta geleni Aliyy-ül-Havvâs hazretleridir. Ayrıca;
Muhammed Mağribî, Muhammed bin Anân, Ebü’l-Abbâs Gamrî, Nûreddîn Hasenî,
Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî, Ali Darîr, Ali bin Cemâl, Abdülkâdir bin Anân,
Muhammed Adil, Muhammed bin Dâvûd, Muhammed Servî, Nûreddîn Mürsâfî, Tâcüddîn
Zâkir ve Efdalüddîn gibi âlimler, feyz alıp sohbetleriyle şereflendiği
hocalarıdır. Bunun yanında pek çok evliyânın teveccüh, feyz ve bereketlerine de
kavuşan Abdülvehhâb-ı Şa’rânî hazretleri, binlerce talebe yetiştirdi. Etraftan
akınlar hâlinde gelen talebeler medreseyi doldurur, onun eşsiz bir derya olan
bilgilerinden istifâdeye çalışırlardı. Talebelerine zahirî ve bâtınî ilimleri
öğretirdi.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî hazretleri Mîzân-ül-kübrâ adlı kitabında şöyle
buyuruyor:
“Din kardeşim, iyi düşün! Resûlullah
efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı kerîmde icmâlen yâni kısa ve
kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’ân-ı kerîm kapalı kalırdı.
Resûlullah’ın vârisleri olan mezheb imâmlarımız (r. aleyhim) hadîs-i şeriflerde
mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye kapalı kalırdı.
Böylece, her asırda gelen âlimler, Resûlullah’a tâbi olarak mücmel olanı
açıklamışlardır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin kırk dördüncü âyetinde meâlen;
“İnsanlara indirdiğimi onlara beyân edersin” buyurdu. Beyân etmek, Allahü
teâlâdan gelen âyetleri, başka kelimlerle ve başka suretle anlatmak demektir.
Ümmetin âlimleri de, âyetleri beyân edebilselerdi ve kapalı olanları
açıklayabilselerdi ve Kur’ân-ı kerîmden ahkâm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ,
Peygamberine; “Sana vahy olunanları tebliğ et!” derdi. Beyân etmesini emretmezdi
Çok sayıda ve pek kıymetli kitaplar yazan Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin eserlerinden
bâzıları şunlardır:
1- Mîzân-ül-kübrâ, 2- Envâr-ül-kudsiyye, 3- Tabakât-ül-kübrâ, 4- Ahlâk-uz-zekiyye
vel ulüm-ül-ledünniyye, 5- İrşâd-ül-mugfelîn, 6- Bahr-ul-mevrûd,
7- Tenbîh-ül-agbiyâ, 8- Cevahir ve
dürer, 9- Cevher-ül-masûn ves-sırr-ül-merkum, 10- Hukuku
ihvet-ü-islâm, 11- Dürer-ül-Gavvâs fî fetâvâ Seyyidî Aliy-ül-Havvâs,
12- Sirâc-ül-münîr, 13- Feth-ul-mubîn, 14- Feth-ul-vehhâb, 15- Ferâ-id-ül-kalâid, 16- Kibrit-ül-ahmer, 17- Keşf-ül-gumme, 18- Letâif-ül-minen
vel-ahlâk, 19- Levâhık-ul-envâr-il-kudsiyye, 20- Meâsır
vel-mefâhir fî ulemâ-i karn-il-âşir, 21- Meşârık-ul-envâr-il-kudsiyye, 22- El-Yevâkit
vel-cevâhir.
MISIR’IN SAHİBİ!..
Emir Muhammed Defterdâr anlatır:
“Her gece yatsı namazından sonra, arkadaşlarla bir yerde toplanır, sohbet
ederdik. Âlimlerin ilminden, velîlerin kerâmetlerinden anlatırdık. Bir gün yine
böyle toplanmıştık. Sohbet ânında söz, hâlen hayâtta olan İmâm-ı Şa’rânî’ye
geldi. Onun büyüklüğünü anlayamayan bâzıları, aleyhinde dedikodu etmeye
başladılar. Ben de, onlarla birlikte, aleyhinde konuştum. O gece rüyamda,
kalabalık bir ordunun Mısır’a bir iç karışıklığı düzeltmek için geldiğini
gördüm. Ordu kumandanı, Mısır’ın Bâbünnasr denilen kapısında durdu ve; “Mısır’ın
sahibi ile görüşüp, Mısır’ın anahtarını vermedikçe içeri girmeyiz” dedi.
“Mısır’ın sahibi kimdir?” dediler. O da; “Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’dir” dedi.
Kumandan, adamlarından birini gönderdi, İmâm-ı Şa’rânî’yi evinde bulamadılar.
Oğlu Abdurrahmân’a durumu anlattılar. Abdurrahmân, babasının müsâde edeceğini
söyleyerek anahtarı verdi. Rüyadan uyandığımda, yaptığım hatâyı anladım. Demek
ki, bu zamanda Mısır’ın hakîki sultânı Abdülvehhâb-ı Şa’rânî idi. Sabah
olduğunda, İmâm-ı Şa’rânî hazretlerine gidip, talebesi olmakla şereflenmek
istediğimi bildirince; “Talebe olmanız için ille anahtar mı vermek lâzımdır?”
buyurarak, gece rüyada gördüklerimi bildiğini işaret etti. Onun bu kerâmetini
görünce, kendisine daha ziyâde bağlandım.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-6 sh.
218
2) Şezerât-üz-zeheb; cild-8, sh. 372,
374
3) Esmâ-ül-müellifîn; cild-1, sh. 641,
642
4) Câmiu kerâmât-il-evliyâ; cild-2, sh.
134
5) El-A’lâm; cild-4, sh.
180
6) Tam İlmihâl Seâdet-i
Ebediyye
7) Fâideli Bilgiler
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-13, sh.
191-209


Yorumlar
Yorum Gönder